Darkale, Soma


Darkale, Manisa ilinin Soma ilçesine bağlı bir köydür.

Tarihi

Trakhoula sözcüğünün Hellen dilinde bir anlamı olmamasına rağmen Rumca Trakhys (taşlık,kayalık) sözcüğünden türetildiği sanılmaktadır.Prof.B.Umar’a göre kayalık yerdeki kent anlamındadır.
Günümüzde bir maden işletmesi ile Darkale köyünün bulunduğu yerdeki kentin tarihi ile bilgilerimiz yetersizdir.Ayrıca Eski Çağ kalıntıları da günümüze ulaşamamıştır.Yalnızca Bizans İmparatorluğu’nun son piskoposluk listelerinde ismi geçmiştir.

Kültür

EVLENME
A) Evlenme Çağı ve Evlenme İsteğini Belirtme

Evlenme çağı kızlar için (17-18), erkekler için (20-22) yaşları arasında değişir. Bunun dışında, kızlarını (15-16) yaşlarında evlendirdikleri de olur. Erkeklerin askerliklerini yapmadan evlenmeleri ise. az görülür olaylardandır.
Evlenme isteğini belirtmek ancak, erkekler için söz konusudur. Bir genç, “Babasının ayakkaplarını ters çevirerek ya da onları, birer çivi ile yere tutturarak “evlenme isteğini anlatmış olur. Bazı köylerde ise, bu belirtme “babasının ayakkaplan İçine su dökmek” suretiyle olur

B) Kız Bulma. Dünürcülük ve Söz Kesme

Evlenecek gencin annesi, çevrede en çok beğenilen kızı oğluna almak için; büyük çalışma ve gayret gösterir. Önce kız evine yanına kimseyi almadan gider, bir misafir gibi oturup kızın bütün davranışlarını inceler. Beğendiği takdirde, eve döner ve kızı oğluna son derece öğer. Böylece gencin annesi oğlunun daha önce kızı dıştan görüp beğenişini ve kızla evlenme isteğini kuvvetlendirmiş olur. Bu defa, anne ve baba gizlice çalışır, faaliyete geçerler.
Yapılan çalışmalar sonunda, kız evi tarafından “Red cevabı” alınmayacağı anlaşılırsa; çevrenin ileri gelenlerinden 3-4 kişilik bir heyet (Biri çoğu zaman din adamı olur), kızın babasına gönderilir.
Kızın babası gelenlere çok iyi bir şekilde ikramda bulunur. Hal hatır sorulduktan sonra veya konuşma arasında, sözü dinlenir kişilerden biri; “Kızınız filanı, Allah’ın emri ve Peygamberin kavliyle filanın oğluna istemeğe geldik” der. Başka bir söyleyişle, “Allah’ın emri ile kızınıza filanın oğlu için dönür (Dü-nürcü) geldik” der veya diyebilir.
Esasen, önceden zemin hazırlandığından kız babası; “Madem ki siz münasip gördünüz ne diyelim” yada, “Nişanınızı gelin takın” şeklinde bir karşılıkla kızını verdiğini bildirmiş ve neticede söz kesilmiş olur.
Eğer yukarda açıklandığı şekilde, kız evinin bu konudaki tutumu önceden anlaşılmamış ise; ilk defa kız istemeğe gidenlere (Dünürlere) kesin olarak söz verilmez. Ancak, ikinci veya üçüncü görüşmede söz kesilir.
Buna rağmen söz kesilmeden önce kız evinin, söz ve hareketleri ile meramını anlatması mümkün görülmektedir. Yalnız, bu davranışlar köye ve kent’e göre farklılık gösterir.
Örneğin kız babası (yoksa evin büyüğü) yapılan teklifi olumlu buluyorsa;
“Hayırlısı olsun”
“Nasipse olur, biraz düşünelim”
“Biz önce kendi aramızda görüşelim sonra haber veririz” şeklindeki cevaplardan biriyle karşılık verir. Bu meyanda, dünürlere ikramda bulunulur; ayakkapları da gidiş yönüne doğru çevrilip düzeltilir.
Fakat, kız evi teklifi uygun bulmuyorsa;
“Nasibinizi başka yerde arayın.”
“Kızımız henüz çok küçük”
“Bizim kız, oraya yaramaz”
“Bu iş için hiç ısrar etmeyin” şeklinde cevap verir.
Sonuç olarak, ikinci halde pek ısrar edilmez. Birinci halde ise, görüşmelere devam olunur. Böylece ikinci veya üçüncü gidişte dünürlere kesin olarak söz verilir. Başka bir deyişle söz kesilir, kısın babası (yoksa kız evinin büyüğü),”gelin nişanımızı takın” der.
“Söz kesme” hemen hemen bütün köylerde ve kent’te böyle olmaktadır. Yalnız, incelemelerimiz sırasında üç köyde, söz kesilir kesilmez; dünürlük yapan şahıslardan biri (muhtar olabilir) oğlanın akrabasından hemen orada 100-200 lira (1969′larda) alıp, kızın babasına verir (Türkpiyale. Eynez ve Kayra-kaitı köyleri). Buna, Doğudaki başlık’ın bir kalıntısı gözüyle bakabiliriz.
Kız evinin, dünürlerin kız istemesi karşısında; nazlanır bir davranış içinde olması normaldir. Ancak. bazan anormal sayılabilecek uzun gecikmeler olabilmektedir. Çoğu kez bu halin, ailenin bireyleri (Fertleri) arasındaki kararsızlıktan ileri geldiği görülür. Örneğin, kız ve kızın anası yapılan teklifi olumlu bulur da; kızın babası razı olmuyorsa, dünürlere cevap vermede haliyle gecikme görülür. Bu kerre kız evinde anayla baba arasında şöyle bir konuşmanın geçtiği de olur:
“— Biz gizi virem adam. Bunna Hâlemden eyidir. Kendi yavı ile kavrılıp gidyolaa. Halları yavuz bun-laan. Oğlan kahrıman, ge virem bunu…”
Kızın babası razı edilirse, geç de kalınsa söz kesilir.
Buraya kadar, kız isteme ve söz kesme konularını özet olarak açıklamaya çalıştık. Şimdi de, yeri gelmişken bazı hususlar üzerinde duralım.
Kız istemede uğurlu sayılan günler. Perşembe veya Pazar (Gire) günleridir. Bu günlerin akşamları da olabilir.
Dönürler, kız evine gider gitmez varsa ateşi karıştırırlar; yoksa lambayı söndürürler böylece kızç istemeye geldiklerini belli etmeğe çalışırlar.
Dönürler. söz kesilmedikçe-susasalar dahi-kız evinde su istemezler. Su isterlerse, iki tarafın arasına “Soğukluk” gireceğine inanırlar.
Ev sahibi, dönürleri uğurlarken “bize yine buyrun” şeklinde konuşmağa dikkat ederler.
C) Küçük Nişan (Söz Yüzüğü)

Söz kesmeden 10-15 gün sonra, küçük nişan yapılır. Küçük nişanda amaç, gençlere nişan yüzüklerinin takılmasıdır. Bunun için önceden, içinde nişan yüzüğü, bilezik, küpe altın, elbiselik kumaş ve çeşitli çerezler bulunan bir bohça; dönürlerle (bazı köylerde muhtar ve imamla) kız evine oğlan evi tarafından gönderilir. Bohçanın içindekiler, 2-3 gün süre ile kız evine gelenlere gönderilir. Gösterme işi bittikten
sonra kararlaştırılan zamanda, oğlanın anası ve çok yakın iki kadın akrabası (Yengeleri olabilir) kız evi
ne giderler, bunların içinden en yaşlısı kıza yüzük’ü ve diğer altın eşyayı takar, buna, “Nişan takıldı” ve
ya “Nişan kondu” denir. Yalnız, şu iki önmeli hususu unutmamalıdır ki; nişan yüzüğü takacakların başın-
dan behemehal “Tek Nikah” geçmiş olmasına ve bu işin, Perşembe günü veya Pazar günü akşamı yapıl-
masına çok dikkat edilir.
Kıza nişan yüzüğü takıldıktan sonra, kız evi de oğlan evine; kız tarafından işlenmiş pembe, beyaz ve
ya krem renginde bir mendil ve bu mendil içinde nişan yüzüğü ve bir tane karanfil (Pembe renklisi mak-
bulsayılır) ile şeker gönderilir. Şu kadar ki, kızın gönderdiği karanfilin sapı; “Lavanta” ıslatılmış bir ka-
dife veya kordelâ parçası ile sarılmış ve üzeri de, sırma gelin teliyle örülmüş olması şarttır. Delikanlı bu çiçeği, ya göğsüne ya da şapkasına tutturur.
Aradan ik-üç gün geçtikten sonra, kızın babası ve yakın akrabalardan iki kişi oğlan evine gidip, oğ-lan’a yüzüğü takarlar. Böylece 10-15 gün içinde “Küçük Nişan” tamamlanmış ve yapılmış olur.
Böylece gençlere nişan yüzüğü takıldıktan sonra taraflarca kararlaştırılan bir zamanda; oğlan’m hısım ve akrabaları kızı görmek ve tanımak için. kız evine topluca giderler. Nişanlı kız, gelenlerin ellerini “yaşı ne olursa olsun, çocuklar da dahil” öper ve buna karşılık; elleri öpülenler kız’a bir miktar para verirler. Kız evi de gelenlere, çay, kahve ve ikram eder. Bu toplantıya, halk arasında “Oturma” veya “El öpüntüsü” denir.
Aradan bir hafta geçtikten sonra kız evi, hısım akrabaları ile birlikte; oğlan eevine gider. Damat adayı nişanlı genç, gelen büyüklerin ellerini öper. Para, hediye gibi bir şey verilmez. Gelen misafirlere çay, kahve ikram edilir.
Çoğu zaman nişanlanan kız 14-15 yaşları civarında olur. En çok 3 yıl en az 1 yıl bekledikten sonra nişanlılar evlenirler.

D) Büyük Nişan

Büyük nişan düğüne 1 -2 ay kala, kız evinin avlusunda yapılır kız ve oğlan evinin bütün akrabaları (ka
dın akrabalar) o gün için hazır bulunurlar. Gelin adayı nişanlı kız yüzü ve başı bir tülbentle örtülü ola
rak, münasip bir yere oturtulur. Kız evinin yengelerinden biri; gelen hediyelerin cinsini ve kimin tarafın
dan getirildiğini yüksek sesle duyurarak, nişanlı kız’ın başına ya da yanına atar (yığar). Böylece, gerek
erkek ve gerekse kız evinin akrabaları; giyecek, takılacak, yiyecek ve döşenebilecek her türlü hediyele-
rini o gün getirmiş ve vermiş olurlar. Hediyeler verildikten sonra, oğlan evi tarafından gönderilen çen-
gi ile eğlenti yapılır.
Bazı köylerimizde ise, durum böyle değildir. Yapılacak masraflar ve alınacak eşyalar; önceden kararlaştırılarak taraflarca ayarlanır. Örneğin, yatak odası ve mutfak eşyalarını kız evi misafir odasıyle oturma odası eşyalarını da oğlan evi tarafı hazırlar. Damat adayı evlenmeden önce. bir de ev yapar.
Hediyelerin çokluğu ve değeri hiç şüphe yoktur ki. tarafların mali gücüne bağlı kalmaktadır.
Büyük nişan’da, genel olarak oğlan evinde bir şey gönderilmez. Yalnız, bir kaç köyümüzde oğlan evine çerez gönderildiği olur. Buna, “Karşılık” da denir. Karşılık gönderen köylerimizden Büyük Güneyi örnek olarak gösterebiliriz.

E) Hediye ve Çeyizleri Asma (MUSAT)

Nişanlı kızın çeyizleri ile kendisine gönderilen bütün hediyeler ve oğlan evine gönderilmiş olup ta. çevreye gösterilmesi istenilen hediyeler; düğüne üç gün kala, kız evinin büyük bir odasına asılır ya da ipler üzerine serilir. Buna “Musat” denir. Çevreden gelen kimseler bunları görürler.
Gelin alınacağı gün (Perşembe veya Pazar günü) öğleden sonra, damadın gönderdiği bir araba İle eşyalar kaldırılır. Eşyalar ile birlikte giden 3-4 kişilik kadın grubu, oğlan evine de bunları yazarlar (sererler, açarlar). Ev ayrı ya da odalar yeter derecede ise; eşyalar yerli yerince konur ve yerleştirilir. Örneğin, ayrı misafir odası ve mutfak varsa; bu bölümlere ait eşya yerli yerine konur. Bu meyanda giyecekler, iplerde asılı olarak kalır; yatak odasına başka eşya konmaz.

F) Kına Gecesi ve Düğün Geceleri

Düğün zamanını her iki taraf birlikte kararlaştırırlar. Düğün için uğurlu sayılan günler. Perşembe ve Pazar (Gire) günleridir.
Kına gecesi. Çarşamba’yı Perşembe’ye veya Cumartesi gününü Pazar’a bağlayan gecedir. Gerek kına gecesi ve gerekse düğün için davet aynı anda yapılır. Bu amaçla, kız ve oğlan evinden çıkarılan birer kadın; davet edileceklerin evlerini dolaşırla ve birer kağıtlı şeker, ya da akide şekeri bırakarak düğüne davet ederler. Çoğu zaman davetiye yerine kullanılan, dağıtılan bu şekerlere OKUNTU denir. Güney, en yakın arkadaşlarına (Sağdıçlarına) mendi! içinde şeker alan genç; kendisini güveyin sağdıç’ı kabul eder. Şehirde ise, bir kimsenin sağdıç olduğu davetiyesinde yazılı olarak belirtilir. Okuntu, bazen herhangi bir giyim eşyası da olabiliyor. Okuntu alan, düğüne eli boş gitmez muhakkak bir hediye götürür.
Düğün eğlenceleri, kız evinde ve oğlan evinde olmak üzere; iki ayrı yerde ve aynı zamanda devam eder

a) Kız Evinde Düğün Eğlenceleri

Kız evinde olan düğüne KINA GECESİ denir. Kadın ve kızlar orada toplanarak eğlenirler. Kızın yakınlarından biri, düğünü idare eder; kızları sırayla düğüne kaldırır.
Takadon denilen sırmalı elbise veya düğün için giyilen Atlas entari ve üç etek veya diğer şekillerde giyinmiş kızlar; son derece nazlanarak ve güya istemiyormuş gibi oyuna kalkarlar. Çalgıcı kadınların şarkı ve sazlarına ayak uydurarak zeybek ve çeşitli oyun havaları oynarlar.
Evlenecek çağda doğulları olan annelerin birçoğu böyle günlerde kız beğenirler.
Eğlentinin devam ettiği sırada, evlenecek genç’in anası ve komşuları topluca kız evine gelirler, bu topluluğa “Oğlan tarafı” da denir. Kendilerine büyük bir konuk severlik gösterilir ve en iyi yerlere oturtu lurlar. Az sonra, gelin iki yengenin arasında olarak odaya girerken kayınvalide ipek halıyı geçeceği yolun üstüne serer ve ayağına sedef kakmalı nalınlarını giydirir (ömür boyu itibar görsün, saltanatı bol olsun dileğiyle bu hizmetini yapar). Bundan sonra geline hoş geldin anlamında elini öptürür ve ziynet eşyalarını geline takarak, hediye aldıklarını da ilave ederek kenara çekilir.
Gelin, kendisine ayrılmış yere yengeler yardımıyla otururken; gelinin arkadaşları mumların bulunduğu tepsiler, şerbet bardakları, şerbet sürahisi, kına için ibrikler koku için gülâptanlar ve hediyelerle gelirler.
Çalgıcı kadınlar “Kına türküsü”nü çalarken; gelinin annesi ve yakınları ağlaşırlar. Bu sırada yengeler getirdikleri tabaklardaki kınaları kararlar. Kına karan’ın “başı bütün” (Dul ve kocası ölmeyen kadınlardan
olmasına dikkat edilir. Karılmış kına’nın bulunduğu tabağa bir mum dikerek misafirlerden para toplanır.
Bu arada kayınvalide belinde bulunan kırmızı pulllu ve aynı renkli bezi gelinin yüzüne örter, misafirler kınaya para batırırken, bir kısmı da geline para iğneler. Kayınvalide gelin’in alın hizasına parayı tutturur, sonra da çalgıcı kadınlara para iğneler.
Yengeler ilk önce gelinin ellerine kına yakarlar ve kırmızı örtüsüne takım olan kına bezleri ile ellerini bağlarlar. Sıra ayaklarına gelince, yengeler ilk önce nalınlarını sonra yün çoraplarını çıkararak gelini kayınvalideye teslim ederler.
Ayak kınaları yakılmaya başlandığı an gelinin arkadaşları şerbetleri ve kokuları dağıtırlar (daima ömrü tatlılıkla geçsin dileğiyle şerbetler içilir). Bu sırada kayınvalide koynundan bir torba çıkarır (torba içinde paralar, nohut, arpa. buğday, bakla, şeker, üzüm vardır) avuç dolusu geline ve misafirlere serper. Bununla da, “Bütün ömrü bolluk, bereket içinde geçin yoksulluk görmesin” demek ister. Bu dileklerle atılanları herkes kapmak ve yemek ya da saklamak için kapışırlar. Kapılan paralar uğur için saklanır, misafirler geline mutluluklar dileyerek düğün evini terk ederler.
Bir fikir verir düşüncesiyle. Öğretmen İsmail Duruçay tarafından güfte ve bestesi sabit olunan “Kına Türküsü”nü; Bestelenmiş Türküler ve Oyunlar bölümünde sunduk

b) Oğlan Evinde Düğün Eğlenceleri

Düğün Perşembe günü olacaksa. Salı akşamı; Pazar günü düğün yapılacaksa Cuma günü akşamı, bir toplantı yapılır, güveyin sağdıçları ve diğer arkadaşları, çevre köylerden gelecek konukları köy köy bölüşürler. Ertesi gün bu işi idare edecek “Bayraktar” de belirtilir. Bayraktar, diğer gençlere göre yaşça en büyük olanıdır.
Sağdıçların getirdikleri kuzularla yemekler yapılır. Gelen misafirler Bayraktar tarafından karşılanır ve önceden kararlaştırılan evlere gönderilirler ve o evlerde ağırlanırlar.
Oyunlar Bayraktarın gözetiminde oynanır. Herkes meydanda (köy meydanında) geliş sırasına göre yer alır. Gece lüks lâmbaları yakılarak, meydan aydınlatılır. Dağ köylerimizde bu aydınlatma, büyük odun ateşi yakmak suretiyle olur.
Oyunlara başlamadan, köy muhtarı veya bekçi alan’a çıkar ve gençlere; “Silah atmak yasaktır”. “Herkes sırasına göre oynayacaktır” şeklinde duyuru’da bulunur. Önce Bayraktar oynar ve daha sonra da; oyuna kalkmak isteyenleri sırasıyla kaldırır. Oyun oynayanların yakın arkadaşları çalgıcılara bahşiş verirler. Böylece, samimiyetlerini belli etmiş olurlar. Eğlenti geç vakte kadar devam eder. Bundan sonra, herkes kendine gösterilen eve gidip geceyi orada geçirir.

c) Gelin Alma

Soma’nın Darkale Köyünde geleneksel hale gelen Gelin Alma Töreni
Kadınlar ve erkekler ayrı, ayrı yerlerde ve aynı zamanda geç vakte kadar eğlendikten sonra; ertesi günü (Perşembe veya Pazar günü) sabahı gelin hazırlanır.
Özellikle gelin başının hazırlanması, âdeta hüner isteyen bir iştir. Şehir ve yakın çevre köyler hariç; bütün köylerde durum şöyledir; Gelin’in başına bir tabak {ters olarak) konur; bu bir bezle baştan düşmeyecek bir biçimde çene altından bağlanır. Bilâhare, tabağın alt çevresi düzgün bir şekilde tülbentle sarılır. Bu iş bittikten sonra, gelin’in başına büyük bir “Albez” örtülür. Tabağın, hemen alt kısmında çepeçevre sarılı bulunan tülbent”e isabet edecek şekücfe ve albez üzerine; çeşitli büyüklükte altınlar tutturularak, böylece gelin başı çoğu zaman Şeehir4deki kuaförler tarafından yapılır.
Genel olarak köylerde gelin; “üç etek” denilen elbiseyi giyer. Bu elbisede değişmez renk. kırmızıdır. Bazı köylerde ise gelin, beyaz fistan ve siyah kadife (Sırma ile işlenmiş) ceket giyer.
Şehir’de ve yakın köylerde gelin kıyafeti, baştan aşağı uzun beyaz bir elbise ve başında duvak biçimindedir bu elbiseye “Gelinlik”de denir.’
Gelin böylece hazırlanırken bu arada, çalgılar çalmakta devam eder. Diğer yanda, damadın evinde gençler yemek yerler. Sonra davul ve zurna ile, kalabalık bir şekilde kız evine giderler ve evin önünde gençler (Damat da dahil olmak üzere) oyun oynarlar. Oyundan sonra gençler toplu olarak kahveye çay içmeğe giderler bu arada damat evde kendi hazırlığını yapar, traş olur.

Gençler çaylarını içtikten sonra oğlan evine dönerler. Duruma göre gelin alma zamanı ayarlanır ve ona göre gelin almağa gidilir. Güveyin sağdıçları ve arkadaşları toplu bir halde ve davul zurna çalınarak kız evine giderler kız evinin önünde çalgılar sürekli ve hazin çalarlar. Bu sırada içerde gelin hiç durmadan ağlar.
Gelin, baba evinden ayrılmadan babasının ve yakınlarının ellerini öper yengeleri tarafından gelin otomobile bindirilir, dağ köylerinde ise gelin, babası tarafından ata bindirilir ve “Gelin alıcı” denilen 5-10 kadın eşliğinde damadın evine gider. Gelin baba evinden ayrıldıktan sonra arkasından kovayla su dökülür.
Yol boyunca türküler söylenir ve çalgılar çalar. Gelin atla gidiyorken damadın evine vardığında attan damadın babası indirir. Ancak, gelin, kendisine bir şeyler bağışlanmadıkça attan inmek istemez; başka bir söyleyişle nazlanır. O sırada kayınpeder tarafından tarlalar, zeyitnler yada altınlar bağışlanır. Böylece gelin attan inmeğe razı olur Attan indikten sonra kısmeti artsın diye koltuğuna ekmek konur, başına buğday, şeker ile para serpilir ve yağ-bal sürülü eşikten atlıyarak evine girer. Bazı köylerde ekmek yerine gelinin eline bir su bardağı verilir. Gelin kendi eliyle suyu döke döke evine doğru ilerler.
Gelini getirenlere de ayrı ayrı bahşişler vermek âdettir.
Gelin eğer otomobil ile damadın evine gitmiş ise; bu halde de damadın babası gelin’i. otomobilden indirir. Aynı şekilde gelin’in başına buğday, şeker ve para serpilir. Damat gelin’i bir buketle evin kapısında karşılar ve eve alır.
Kısa süre ile gelin ile damadın bir arada oluşuna, halk arasında KOLTUK denir. Koltuk sırasında damat geline bir bilezik takar ve birlikte şerbet içilir. Az sonra sağdıçlar güveyi dışarı çağırırlar ve alıp giderler. Bundan sonra, akşama kadar bütün mahalleli kadın ve genç kızlar gelini görmeğe gelirler.
Gelin’in damat evinde karşılanışı çoğunlukla böyle olmakta ise de; bazı köylerimizde bu karşılama özellik göstermektedir. Örneğin Cinge köyümüzde durum başkadır. Gelin oğlan evine geldiğinde, at ya da otomobilden İnerken; oğlanın anası gelini sırtına alır ve avluda önceden hazırlanan yerdeki sandalyeye götürüp oturtur. Bundan sonra, özel olarak hazırlanmış susamlı ekmeklerden 1 -2 tanesi; gelinin başı üstünde bölündükten sonra, gelinin kucağına da bir oğlan çocuk oturtulur.
Bunu kaynana, hala ve yenge gibi yakın akrabaların birlikte oynamaları izler ve böylece düğün son bulur.

d) Gerdek

Yatsı olunca güvey camiye götürülür. Namazdan sonra hoca önde olduğu halde tekbirlerle eve gelinir. Ev Önünde dua edilir. Güvey, babasının ve hocanın elini öperek sağdıçları tarafından sırtı yumruklanmak suretiyle gerdeğe girer

e) Doğum

Evlenme konusuyla İlgili gelenek ve görenekleri açıkladıktan sonra; sırasıyla doğum, sünnet ve diğer bazı konulara değinip, incelemeye devam edeceğiz. Ancak bunlar, evlenme konusu kadar zengin değildirler.
Buna rağmen, İlçemiz köylerinde “Doğum” olayının yeri; küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Özellikle oğlan doğmuşsa işin önemi daha da artar. Ne var ki, şehir ve yakın çevre köylerde durum; dağ köylerimizden farklılık göstermektedir. Çünkü, dağ köylerimiz çok fakir olduklarından; onların davranışları daha sade bir anlam taşımaktadır. Bu hususu, yeri geldikçe belirtmeğe çalışacağız.
Ebe (ebe olmayan köylerde, bu işlerden anlayan yaşlı bir kadın) doğumdan sonra, çocuğun göbeğini kesip yıkar ve “Göbek adı”nı kor. O’nu el çabukiuğuyla kundaklar, babasının kucağına verir. Baba ebe hanıma bahşiş verir. Eğer varlıklı ise, ayrı olarak şeker, kahve, kına. sabun hatta başına bir örtü dahi alır. Şehirde de, ebeye ücretten başka hediyeler verildiği olur.
Baba doğan çocuk “Oğlan” ise, bir koyun veya kuzu keser yemek ve helva yaptırıp; yakın dost ve akrabalarına ziyafet verir. Böylece, bu mutlu günü birlikte kutlamış olurlar, Gelen hısım, akrabalar da çocuğa ve anasına hediyeler getirirler.
Tabiatiyle hediyelerin değeri, getirenlerin akrabalık derecesine ve zenginlik durumuna göre değişir. Hediyeleri; nazarlık, bir 20′lik altın, çocuğa çamaşır, elbiselik kumaş, kolonya vs. gibi eşyalar teşkil eder. Bunlar, salıncağın ipine kırk gün süreyle yetmediği takdirde gerilecek başka iplere asılı dururlar.
Fakir ve dağ köylerimizde doğumdan sonra, irmik helvası yaptırılır ve camide “hayır” şeklinde dağıtılır. Buna “Öherene” de denir.
Gelen yakın akrabalar içinde, çocuğa altın takan olsa bile; çoğu zaman, diğer akrabalar ile konu komşular; çeşitli yiyecekler, tatlılar ve sütlâçlar getirirler. Bu .tatlı ve yemek taşıma işinin 3-4 gün devam ettiği olur.
Aradan 2-3 günlük bir telaştan sonra, sıra çocuğun adını koymağa gelir, çoğu kez. oğlansa dedesinin adı, kız ise ninesinin adı çocuğa verilir. Baba çocuğu kucağına alır kıbleye döner; sağ kolunda ezan okuyup, sol kolunda kamet getirdikten sonra; “Adını ne koyalım?” diye sorar ve önceden kararlaştırılan adı, üç kere hem sağ ve hem de sol kulağına hafifçe bağırarak söyler. Böylece bebeğe ad konmuş olur.
Konan “ad”lar hem her zaman bilinen ve söylenen türdendirler. Ancak Darkale Köyü’müzde. erkek çocukların adları sonunda daime “Bey” kelimesi (Adil Bey. Isa Bey gibi) kız çocuklarının ise; “Molla” kelimesi eklenerek (Ayşe Molla, Emine Molla Şeklinde) söylenir.
Sürekli olarak kız çocuğu olan kimse, oğlan çocuğu beklediği bir sırada yine kızı olursa; bu kere çocuğun adı’nı “Döne” kor. Böylece bundan sonra doğacak çocuğun oğlan olacağına (Şansının döneceğine) inanılır. Bu adet dağ köyledimizde vardır
Yeni doğan bir çocuğu kırk günlük olana kadar, odasında yalnız bırakmamak adettir, yoksa çocuğa cinler musallat olurmuş. Bunu önlemek içinde çocuğun yastığı altına, bir mushaf (Musaf). bir çakı ve bir parça ekmek kırıntısı; beşiğin ayak ucuna da bir süpürge konur
Çocuk “Kırk günlük”‘ olunca, çocuğu annesini; yakın akrabalardan olan kadınlar yıkarlar. Çoğu zaman, bebeğin yıkanacağı su (bir kurnanın alacağı kadar su) ipek kumaştan süzülür. Bu süre içinde, suyu aktarmağa yarayan tasta annenin altın yüzüğü bulundurulur. Böylece bezden geçirilen sudan, kırk tas su çocuğun başından aşağı dökülür ve “kırklama” işi tamamlanır.
Bebeğin kırklanmasından sonra, anne yıkanır ve diğer kadınlar da banyo alıp çıkarlar. Banyodan sonra kadınların topluca yemeğe oturması ve yemek yemeleri âdettir. Sofraya konan yiyecek ve meyveler, gelen kadınların yanlarında getirdikleri yiyecek ve meyvelerdir.
Yemek yedikten ve sofra toplandıktan sonra çocuk; ninniler ile (önce annesi ve bilâhare diğer kadınlar söyleyerek) uyutulur. Ancak, beşiğe yatırılmadan önce; çocuğun iki kaşı arasına Zebat taşı ile hafifçe basılır, kaşları gür olsun diye. Nazar değmemesi için de bebeğin yanağına parmak ucuyla kara sürülür. Ertesi gün çamaşır yıkanır.
İlçemiz Darkale (Tarhala) köyünde ise; bebeği görmeğe giden kadınlar; yanlarında pamuk içinde ve yün bir bez parçasına sarılı bir yumurtayı götürürler. Bunun yapmakla çocuğun; yumurta gibi güzel, pamuk kadar ak ve koç gibi kuvvetli olacağına inanırlar. Eğer çocuğu kucağına alan kadın, aşırı derecede sevmiş oiursa; o kadının entarisinin eteğinden bir iplik çekilip yakılır. Daha doğrusu bunu, misafir kadının düşünüp yapması (ipliği vermesi) gerekir. Böylece nazar çövmemiş {nazar değmemiş) olur.
Bütün bu işler bittikten sonra anne çoccuğunu alarak kendisine gelenlere gider. Buna “Kırk gezmesi” de denir.

Darkaleli gençler tarafından düğünlerde oynanan Dörtel oyunu

SÜNNET

Şehir ve köylerdeki, bu konu ile ilgili gelenek ve görenekler fazla farklılık göstermez. Ne var ki, şeh­re geldikçe bu işler daha masraflı; dağ köylerine gidildikçe daha sade bir şekilde yapılır ve adetler (tö­reler) uygulanmış olur.

Eski Yapılan Sünnet Töreninden Bir Görüntü

Şimdi, sünnet ile ilgili ayrıntılı bilgileri sırasıyla açıklamaya çalışacağız.
Ev halkı, çocuğun sünnet işini birlikte görüşüp; zamanını ve yapılacak işleri kararlaştırır. Bu hazırlık­ların bazen 1-2 ay kadar devam ettiği olur.
Çoğu zaman sünnet düğünleri, sonbahara yakın aylarda yapılır. Başka söyleyişle havanın çok sıcak ol­duğu aylarda sünnet düğünü yapılmaz. Gün olarak, pazar günü tercih edilir. Çünkü, ne de olsa tatil gü­nünde insanların bir araya gelmesi çok daha kolay olmaktadır.
Cumartesi gecesi sünnet olacak çocuğun eline ‘”Kına yakılır” ve o gece kadınlar kendi aralarında bir eğlenti yaparlar. Şehirde, davetiyede bu hususun ayrıca belirtilmesi adettir. Köylerde davet olunacakla­ra bu hususlar sözlü olarak söylenir ve o geceye “Kına gecesi” denir.
Ertesi gün çocuk hazırlanır beyaz entari (yandan yırtmaçlı) ile şapkası giydirilir ve öylece camiye gö­türülür. Camide mevlüt okunduktan sonra, öğlen namazı kılınır ve topluca cemaat; sünnet düğününün olacağı eve doğru hareket eder. Sünnet olacak çocuk, seccade örtülü bir atın üzerine oturtulmuş olarak ve davul zurna ile götürülür. Ancak, çoğu köylerimizde de çocuk eve döndüğünde; üzerine akraba ve ya­kınları para iliştirir ve öylece kısa bir gezinti daha yapılır, eve dönülür. Bundan sonra çocuk sünnet olur.
Şehirde sünnet olduktan sonra, çocuğa hediyeler getirilir ve bunlar bir masanın üzerine konur. Yal­nız, para ve kol saati gibi şeyler çocuğun kendisine verilir.

Eğer sünnet olacak çocuk tek ise, ayrıca bir horoz ya da bir kuzu kesmek âdettir. Akşam olunca ya­kın akraba ve tanıdıklara yemek verilir. Ayrıca saz, çalgı (zenginse) oyun havaları türküler şarkılar çal­mak suretiyle çocuk eğlendirilir. Mümkün olduğu kadar hoş tutulur. Sünnet ile ilgili gelenek ve görenek­leri böylece özetlemiş olduk.

BESTELENMİŞ TÜRKÜLER

Darkale Köyü’müzde oldukça uzun. söylenmesi ve oynanması yaklaşık 2 saat süren bir türkü vardır. bu türkü tamamen Darkale’ye aittir. Bu türkü, başta oturularak söylenen “YÂRE” türküsü ile; hareketli bölümü teşkil eden “DÖRTEL OYUNU” nu kapsar. “YARE” türküsü, köye ait önemli tarihi olayları dile getiren; bestelenmiş bir türküdür ve oyundan önce söylenen, adeta bir başlangıcıdır. Bilahere. türküden sonra “DÖRTEL” denen oyuna geçelim. Oyun kalabalık iki ekip tarafından oynanır. Söylenen ve oynanan kısım dahil, tespit edebildiğimiz yetmiş’e yakın kıt’a vardır. Bu kıtalar bazen manileri andırır, bazen de üçlük, beşlik ve yedilik kıt’alar şeklindedir. Oyun kısmı da. sık değişen figürleri kapsamaktadır. Yer imkansızlığı nedeni ile, bütün türküyü buraya alamamaktayız. Bu oyuna Tarhala Baranası adı da verilmektedir. Barana havalan sözleri ve oyunları ile ülkemizde başlı başına bir ekoldür. Yirmibeş türkülük bu oyunların kendine özgü figürleri de vardır. Enstürüman olarak ise darbuka, cura ve tef den oluşmaktadır. Bugün Darkale Köyü’nün yaşlılarından bazıları bu oyunları figürleri ve ritmiyle gayet güzel oynayacak durumdadır.

Tarhala Baranası ve Dörtel oyununun bazı kıtaları aşağıdaki gibidir:

Darkaleli gençler tarafından düğünlerde oynanan Dörtel oyunu
Karafilim budama
Safa geldin odama
Eğil bir şeftali ver adama,
Haydindi haydindi durma buradan gidindi gidindi.
Karanfilim saksıda
Bir yâr sevdim Aksuda Aksuda.
Yâr seni bulayım akşam ile yatsıda.
Haydindi haydindi durma buradan gidindi gidindi.

Kahve Yemenden gelir Bülbül çeşmeden gelir Güzel olan hanımlar Hergün hamamdan gelir Aman kınalı ellim sevdiğim. Aman nereden gelirsin?

Gittiğim bağlar arası, ah aman aman, Ardında ağlar anası. Sevdikçe sardıkça ballar olası En küçüğü yâr benim olası.
Yavrum merdivenden inerken görmüşler.
Ayağına kına yaktı kınasından bilmişler.
Hem billahi bilmişler.
Aman seni bana beni sana vermişler.
Aman çekip gelir allı ceylan, o ceylan o ceylan
Hem billahi o ceylan aman

Karacahisar ve Akçaavlu köyleri ve çevrelerinde; oynan oyunları, kısa oldukları için aynen buraya alıyoruz. Bunlardan-”Bağ tığan’ı” daha çok bestelenmiş manilerden meydana gelmiş olup; diğeri “Yandım Asam” oyunu ise, bestelenmiş bir türkü niteliğindedir.

Önce Bağ Tığan’ı oyununu, sonra da Yandım Asam oyununu sunuyoruz.


Bağ Tığan’ı
Basma yeleği giydiremedim.
Yüzünü yönüme döndüremedim
Bir anası inanıyor.
Onun kolları dolanıyor.
Kalede keklik kovarım
Düştüm dizim ovarım
Oğlan üzme beni
Seni küçükten severim.
Kaleden indir beni
Kağnıya bindir beni
Kapılar kilitli ise
Bacadan indir beni.
Fesliyen’im biçim biçim
Ben ağlarım yâr için
O yar beni seviyor
Ben ölürüm onun için
Yandım Asam
Bir çeşit tava, içinde pekmez yapılan küçük kazan.
Yandım Asam
Oof karyolamın demiri
Yandım Asam o yâr da benim olmazsa
Yandım Asam öldürürüm kendimi
Oof taka yelek giydiremedim
Yandım Asam yönünü yönüme döndüremedim.
Oof selvideki kuşa bak
Yandım Asam gözümdeki yaşa bak
Oof bu sene evlenemezsem
Yandım Asam seneye kış’a bak
Oof durun yengeler durun
Yandım Asam oğlunuza kız bulu

Bestelenmiş Türkü Örnekleri

Coğrafya

Manisa iline 94 km, Soma ilçesine 3 km uzaklıktadır.

İklim

Köyün iklimi, Akdeniz iklimi etki alanı içerisindedir.

Nüfus

Yıllara göre köy nüfus verileri
2007
2000 217
1997 178

Ekonomi

Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır.

Muhtarlık

Yerleşim yerinin köy tüzel kişiliği alması ile birlikte köyün tüzel kişiliğini temsil etmesi için köy muhtarlık seçimleri de yapılmaktadır.

Seçildikleri yıllara göre köy muhtarları:

2004 -
1999 -
1994 -
1989 -
1984 -

Altyapı bilgileri

Köyde, ilköğretim okulu vardır ancak kullanılamamasının yanı sıra taşımalı eğitimden yararlanılmaktadır. Köyün hem içme suyu şebekesi hem kanalizasyon şebekesi vardır. Ptt şubesi yoktur ancak ptt acentesi vardır. Sağlık ocağı ve sağlık evi yoktur. Köye ayrıca ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik ve sabit telefon vardır.


Kâfir


Kâfir, (Arapça: كافر - kāfir, çoğulu: كفّار - kuffār, kadın için kâfire kullanılır, çoğulu: kevâfirKılavuz, Ahmed Saim. İman-Küfür Sınırı. s.70. Belirtilen özgün kaynak: İbn Manzûr. Lisânü’l-Arab. c: V. s.145 vdd.) İslam dininde küfür işlemiş kişiye verilen isim. İslam dairesi içerisinde kabul edilmeyen kâfir bu sebeple Müslüman olarak nitelendirilemez; böylece kâfirin İslam ilimlerinde, dinî sosyal ve hukukî hususlarda yeri Müslümandan farklıdır.

Kâfir, İslam inancında Müslüman kabul edilmez. Aslında kelime, gizlemek, saklamak anlamlarına gelen (ك ف ر) kökünden gelir. Sözlük anlamıyla, tohumları toprağın altına gizlemesi sebebiyle çiftçi için de kullanılmıştırHadid Suresi, 20. ayet. Türkçe meâli.. Müslüman olmayanlara bu ismin verilmesi “İslam inancının getirdiği gerçekleri gizleme”leri sebebiyledir. Nitekim kâfir, küfür işleyendir ve küfür İslam amentüsünü oluşturan ve İslam itikadının temeli sayılan (zaman zaman imanın altı şartı olarak da anılan) kaidelerden birini çiğnemek, kabul etmemek veya inanmamak anlamındadır.

Bir insanın kâfir olması, Müslümanların onunla ilişkileri açısından bazı sonuçlar doğurur. Mesela, İslam hukukuna göre, bir Müslüman ile bir kafir birbirlerine mirasçı olamazlar. Müslüman kadınlar kafir erkeklerle evlenemezler.

Kâfir tanımı ve çeşitli tanımlar

Kâfir terimi birçok farklı tartışmaya sebep olmuştur. Bunların başlıca sebebi imanın farklı mezheplerce farklı şekilde tarif edilmiş olmasıdır. Bu sebeple Mümin ile kâfir tanımları çeşitlilik gösterir. Ehl-i Sünnet’in çoğunluğunun bağlı bulunduğu Eş’ari ve Matûrîdî mezheplerinde iman özde kalbin tasdiki olarak kabul edilir. Buradan hareketle bu mezhepler, kalben tasdik edilmesi gerekilen itikadî şartları tasdik etmeyen, yani bunları bütünüyle veya kısmen reddeden kişiyi kâfir olarak tarif etmişlerdirKılavuz, Ahmed Saim. a.g.e. s.70.. Bununla birlikte bu mezhepler içerisinde de ayrıntılarda çeşitlilik, farklılık gözlemlenebilir.

Kalbin tasdikinin yanı sıra dilin ikrarını yani imanını diliyle belirtmeyi de içeren iman tariflerine göre bu her iki şarttan birini yerine getirmeyen kişi kâfir olarak tarif edilir. Yani eğer dili ile kabul eder kalbi ile tasdik etmezse veya tersi şekilde dili ile inkâr eder kalbi ile tasdik ederse kâfir olurKılavuz, Ahmed Saim. s.71-72.. Ameli de imanın bir parçası sayan tariflerde ise iman üç bölümden oluştuğu için bu üç bölümden birinin terki küfre yol açar ve kişi kâfir olurKılavuz, Ahmed Saim. s.72.. Bununla birlikte bu iman tarifini kabul eden Selefiler kalp ile tasdik, dil ile ikrar etmesine rağmen, ibadeti red değil de tembellik sebebiyle terk eden kişinin kâfir olmayacağı kanaatindedirKılavuz, Ahmed Saim. s.72.. Küfür konusundaki görüşlerin en katısı Hâricilerindir ve bu gruba göre herhangi bir ibadetin - nafile ibadetler dahil - terki küfürdür ve dolayısıyla fail kâfirdirKılavuz, Ahmed Saim. s.72.

Ayrıca kâfir teriminin kullanılabileceği gruplar - bireyler - da tartışma konusu olmuştur. Örneğin Hristiyan ve Musevilerin Ehl-i Kitab olmalarına rağmen kâfir olarak adlandırılıp adlandırılamayacağı tartışma konusu olmuştur. Küfür olan eylemlerin çeşitliliği sebebiyle küfür de farklı çeşitlere ayrılmıştır ve farklı fakihler farklı küfür tiplerinin işleyen farkli kâfirlere dair farklı kararlar ve görüşler ortaya sunmuştur.


Devamı Var (albüm)


Mustafa Sandal’ın 13 Haziran 2007′de çıkardığı Devamı Var adlı yeni albümünün aranjörlüğünü Özgür Yedievli, Erhan Bayrak, İskender Paydaş, Sinan Akçil, Tolga Kılıç’tan oluşan 5 kişilik ekip yapmıştır. Şarkılardan 12 şarkının 4′ ünün hem söz hemde müziklerine imza atan Musti, ayrıca Lübnan’dan aldığı bir şarkıyla albümün ismini taşıyan Devamı Var’a ve Dayan isimli şarkıyaSinan Akçıl’la birlikte söz yazmıştır. Albümde İzel, Burcu Güneş, Ufuk Yıldırım gibi sanatçı arkadaşlarıda vokallerde yer aldı.

Albümün Çıkış şarkısı ‘İndir’ önce dedesi ve eski TRT sanatçısı Ritim ustası Hüseyin İleri ile oynadığı Muhabbet Kart reklamlarında tanıtılıp ardından Ömer Faruk Sorak tarafından klip çekilmiştir. Bir inşaat şantiyesinde çekilen klipte Musti’ye çeşitli ülkelerden seçilen dansçılarda eşlik etmiştir. 2. klip Melek Yüzlüm şarkısına çekmekte karar kılındı. Klibte bir hayranıyla oynayacağı açıklandı.

Avrupa ve Türkiye’de aynı yıl piyasaya çıkacak olan albümün Türkiye’deki yapımcılığını Seyhan Müzik üstlenmiştir. Ekim ayında çıkacak olan yurtdışı yapımcılığını ise Universal Müzik üstlenmiştir. Avrupa’da çıkacak bu albümünde yine dünyaca ünlü biri ile düet yapacağı öğrenilmiştir. Önce bu düeti single olarak çıkartıp daha sonra Devamı Var albümünü yurtdışında çıkartmayı planlanlanmaktır.

Mustafa Sandal, yeni albümü için şunları söylemiştir: ‘Bu albüm için hayatımın albümü diyebilirim. Şarkılara çok güveniyorum. İddialı konuşmayı sevmem ama şarkılarım yaza damgasını vuracak, herkesin diline yerleşecek. Çok çalıştık, bir yıl boyunca hemen her gece stüdyoda sabahladık. Hepsi kendi alanında uzman kişilerle çalıştım. Konser vermeyi, hayranlarımla olmayı çok özledim’


Yaralı Diz Katliamı


Wounded Knee Katliamı, (Türkçe’de “Yaralı Diz” anlamına gelir) Lakota Siuları ile Birleşik Devletler arasındaki son büyük çatışmadır. General Nelson A. Miles tarafından Yerli İşleri Komisyonuna yazılan bir mektupta çatışma sonrasındaki olaylar katliam olarak nitelendirilmiştir.

Katliam

1890′da ABD hükümeti Amerikan yerlileri (Kızılderili) arasındaki “Hayalet Dansı” nın bir savaş dansı olduğundan şüpheleniyordu. Ancak bu dans Kızılderililer için kutsal bir seremoni idi ve bazı yerliler ellerinden alınan haklara bu kutsal dansı icra ederek kavuşacaklarına inanmışlardı. Savaş Bakanlığı yerlilerin bir isyan hareketine kalkışacakları düşüncesiyle 7. Süvar alayını Pine Ridge ve Rosebud bölgelerindeki Lakota yerlilerinin kamp yerine göndermiş, bu kutsal dansı icra edenleri tutuklamak istemişti.

29 Kasım 1890′da Birleşik Devletlerin beş yüz kişilik 7. Süvari alayı Minneconjou Lakota yerlilerinin kamp yerlerini çevirmiş ve çıkan çatışmada yirmi beş süvariye karşılık, aralarında altmış iki kadın ve çocuğun yer aldığı 153 Siu öldürülmüştür. Ancak çatışma sırasındaki kargaşada tam olarak kaç kişinin öldüğü bilinmemektedir.

Dee Brown 1970 yılında yazdığı Bury My Heart at Wounded Knee adlı incelemesinde (Türkçe’ye Kalbimi Vatanıma Gömün olarak çevrilmiştir) Kristof Kolomb’un İspanya Kraliçesine Kızılderililerle ilgili şunları yazdığını aktarır: “Yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına Majestelerin önünde ant içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar, konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar.” Ancak sözlerine şöyle devam eder: “Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz.”

1890′da Wounded Knee’deki Siu katliamı Kizilderili özgürlüğünün sembolik olarak sonu oldu. Katliamı yaşayan Kara Geyik o gün bir başka şeyin daha öldüğünü söyler:
“O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları hâlâ o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada…”

Bu katliamı yaşayanlardan biri, Gelincik Louise yaşadıklarını şöyle anlatıyordu:
“Kaçmaya çalıştık. Ama yaban sığırı gibi bir bir vurdular bizi. Beyazların içinde de iyi insanlar bulunduğunu biliyorum, ama kadınları ve çocukları da vurduklarına bakılırsa askerler çok kötü insanlar olmalı. Kızılderili askerler beyaz çocuklara asla böyle yapmazlardı.”

Katliam sonrası

Amerikan Ordusu katliam sonrasında ölüleri gömmek için sivil vatandaşlar kiraladı. Savaş meydanına gelenler soğuk havada 84′ü erkek, 44′ü kadın, 18′i çocuk Lakota cesedi ile karşı karşıya kaldı. Katliamdan yaralı kurtulan 7 Lakotalı Wounded Kne Creek bölgesindeki Pine Ridge hastanesinde öldü.

General Nelson Miles, katliamın sorumlusu Albay Forsyth’ı görevden almış, Askerî Araştırma Mahkemesi taktik hatasından dolayı kendisini eleştirmiş ancak yine de mahkemede hakkında beraat kararı çıkmıştır.

Daha sonra The Wonderful Wizard of Oz’un yazarı olarak ünlenecek olan genç editör L.Frank Baum 3 Ocak 1891 yılında Aberdeen Saturday Pioneer’da şunları yazmıştı:

“Öncüler daha önce güvenliğimizin tek yolunun Yerlilerin tamamen yok edilmesine bağlı olduğunu ilan etmişlerdi. Asırlardır onlara karşı hata edip durmaktansa medeniyetimizi korumak adına daha büyük bir hata yapıp bu evcilleşmeyen ve evilleştirilemeyen yaratıkları dünya üzerinden tek bir iz kalmamacasına yok etseydik daha iyi yapardık. Biz sıradan insanlar ve beceriksiz komutanların emri altındaki askerler için gelecek güvenliğimiz bunda yatmaktadır. Aksi takdirde gelecekte de geçmişte olduğu gibi kızılderililerle tümüyle sıkıntı yaşayacağımızı bekleyebiliriz.”

Yirminci yüzyılın sonlarında Wounded Knee Katliamına karşı protesto sesleri daha da yükselmiş, tarihçi Dee Brown aynı adla bir kitap yazmış, Buffy Sainte-Marie ise protest bir müzik bestelemişti. Ünlü oyuncu Marlon Brando 1973′de Baba (The Godfather) filmindeki rolüyle en iyi erkek oyuncu dalında verilen Oskar ödülünü Yaralı Diz Katliamı sebebiyle reddetmişti. 27 Mart 1973′teki ödül törenine kendi adına konuşma yapması için Sacheen Littlefeather adlı Kızılderili genç bir kadını gönderdi. Brando’nun kaleme aldığı, genç Kızılderilinin zaman darlığı nedeniyle tümünü okuyamadığı yazının bir bölümü şu şekildeydi:

“Marlon Brando… benden zaman darlığı ile şu anda sizinle paylaşamayacağım uzun bir konuşma yapmamı istedi ancak basınla paylaşmaktan memnuniyet duyacağım şey şu ki o… çok üzülerek bu cömert ödülü kabul edemiyor. Ve bunun sebebi de… günümüz film endüstrisinin …beni affedin.. ve televizyonlardaki filmlerdeki yeniden çevrimlerde Amerikan Yerlilerine yaptıkları ve Wounded Knee’deki son olaylardır. Bu akşam aranızda bulunamadığım için beni affedin gelecekte kalplerimiz ve anlayışlarımızda sevgi ve cömerlikte biraraya geleceğiz. Marlon Brando adına sizlere teşekkür ederim.”

Littlefeather, zaman darlığı sebebiyle tamamını okuyamadığı konuşmanın tam metnini basına dağıtmıştır. Brando’nun basına dağıtılan metininden bir bölümün çevirisi;

“200 yıl boyunca toprağı, ailesi, ve özgür olma hakkı için savaşan Yerli halka şöyle dedik: “İndir silahını arkadaş gel birlikte oturalım. İndirirsen eğer silahını arkadaş senle barıştan söz ederiz, senin hayrına anlaşırız birlikte.” Silahlarını indirdiklerinde onları katlettik biz. Onlara yalan söyledik. Onları topraklarından koparmak için kandırdık. Onları açlığa mahkum ettik ki antlaşma dediğimiz ama hiçbir zamanda andımıza sadık kalmadığımız o hileli anlaşmaları zorla imzalasınlar. Onları, yalnızca yaşamın anımsayacağı kadar uzun bir süredir yaşam vermiş bu kıtada dilencilere döndürdük. Ve tarihi istediği kadar çarpıtılmış dahi olsa nasıl yorumlarsanız yorumlayın: Biz doğru yapmadık. Ne adil davrandık ne de dürüst. Onlara karşı ne haklarını iade etmek zorundaydık ne de anlaşmalarımıza sadık kalmak, çünkü gücümüzün üstünlüğü bize diğerlerinin haklarına saldırma, mallarını gaspetme, yalnızca yaşamlarını ve özgürlüklerini savunmaya çalışırken onların yaşamlarını ellerinden alma hakkını sağlıyordu ki onların erdemleri suça dönüşürken bizim ahlâksızlıklarımız erdem oluyordu.

Fakat öyle bir şey var ki bu sapkınlığın ulaşamayacağı, o da tarihin büyük hükmü. Emin olun ki tarih bizi yargılayacaktır. Ama umurumuzda mı? O nasıl bir ahlâki şizofrenidir ki tüm dünyanın işitmesi için ulusumuzun en tepesindeki sesle ciğerlerimiz patlayana kadar bizim taahhütlerimizi tuttuğumuzu haykırırız da tarihin tüm sayfaları, Amerikan Yerlilerinin yaşamındaki son 100 yıl boyunca geçirdikleri tüm o aç, susuz günler ve geceler bu sesin dediklerinin tam zıttını söyler……..”


Mezopotamya Mimarisi


MEZOPOTAMYA MİMARİSİ

Mezopotamya sözcüğü Grekçe Potamos(nehirler) ve Mezos (arası)sözcüklerinin birleşiminden doğmuştur ve bu yeni sözcük genel anlamda Fırat ve Dicle nehirlerinin Anadolu’yu terk ettiği bölgeden başlayıp iki nehrin birleşerek Basra körfezine döküldüğü noktaya dek uzanan nehirler arasındaki geniş alanı kapsar.
Mezopotamya bataklık ve balçık bir bölgedir. Her yıl iki nehrin taşkınlarıyla bölge sular altında kalır ama bu taşkınlar aynı zamanda bölgenin bereketidir. Bu nedenle çok eskiden beri bölgede yaşam vardır. Aynı nedenle bir cazibe merkezi olan bölgede hiçbir zaman uzun süreli bir otorite başa geçmemiştir. Bölge zaman zaman yerli halklar ve saldırgan kavimlerin idaresine girmiştir. Bölgeyi, Bağdat’ı orta nokta alıp Aşağı ve Yukarı Mezopotamya olarak adlandırabiliriz. Yukarı Mezopotamya Asur yurdudur. Bağdat’ın hemen aşağısında Akad ve Babil, onun altında Sümerler ve üçünün doğusunda Elemler görülür.
Sümerlerle başlayan Mezopotamya Mimarisi M.Ö. 5000 yıllarında başlar ve günümüze kadar gelir. Sümerler M.Ö. 3000 başında Fırat ve Dicle Nehirlerinin mecralarına yerleştiler. Bu insanların geldikleri yer yüksek İran yaylalarıdır. Bundan önceki yerleri bilinmemektedir. İlk inşatlar kamış örgüden olup üzerine balçık çamuru sıvanıyordu. Bu yapı anlayışından sonra, pişmiş toprak tuğla, mimarinin esas yapı malzemesi olmuştu. Bu ilk çağda, güzel formlu, pişmiş kaplar bulunmuştur. Ancak bu kaplarda bir form ve süs yoktur. Kapların üzerine ilk süsler kazınarak yapılmıştır.
Yukarı Mezopotamya’da nadiren taş malzeme bulunsa da aşağıda hiç bulunmaz, bunun için hakim malzeme balçıktan hazırlanan ve güneşte ya da fırında kurutulan kerpiç tuğladır. Taş malzeme dışarıdan getirilir ve yalnızca temellerde kullanılır, tıpkı ahşap malzemenin de dışarıdan getirildiği gibi. Mezopotamya parlak bir uygarlık göstermiş olmasına rağmen bu dayanıksız malzeme, bölgedeki görkemli yapıların şekilsiz höyük kabartılarına dönüşmesine neden olmuştur. Oysa halklarının ortaya koyduğu anıtsal yapıların, kullandıkları sırlı tuğlaların parlak renkli yüzeyleriyle sağlanan görkemli görünümleri vardı.
Mezopotamya sanatı bir halkın, bir imparatorluğun, bir idare sisteminin karakter ve bütünlüğünü göstermez. Mezopotamya’nın coğrafi durumu yüzünden burada, Babil ve Asur’da ayrı ayrı uygarlıklar doğar. İ.Ö ilk binlerde Mezopotamya’da küçük kent devletleri vardır. Bu kent devletleri aralarında durmadan savaşırlar. Ve böylece yönetim bir kentten diğerine geçer. Ayrıca dıştan gelen göçler yüzünden bu bölge süresiz olarak değişmiş ve gelişme olanağı bulamamıştır. İşte bu yüzden Mezopotamya’da sanat, Mısır’da olduğu gibi mantıklı bir gelişim gösterememiştir.
Bu nehir boyu sanatı, arkaik yönü ile akla uygun ve sağlamdır. Ancak Mısır’daki gibi portre anlayışlı ve insani değildir. Heykel sanatı Mısır’a göre daha inşaidir. Yani tasvir etmiyor, buna karşılık öğeleri yan yana getirerek inşa ediyor. Bu bakımdan monoton ve dekoratiftir. Mimari zengin buluşlar ve yaratıcılık içindedir. Mezopotamya’nın mimari sanatında Mısır’da olduğu gibi sütun, filpaye gibi öğeler ile cepheden anlatım, simetrik oluş ve dikey kuruluş vardır. Rölyeflerde teknik bakımından derin bir kazıma yoktur. Geniş yüzeylerde kübik bir anlatım içindedir. Bacaklar birbirine paralel ve vücut dar bir biçimde gösterilmiştir. Elbiseler bütün vücudu örtmektedir.
Bu katı, cepheden anlatım, simetri ve paralellik, arkaik sanatların ortak özelliğidir. Önasya heykeli Mısır sanatına nazaran bir vücut heykelinden çok, bir elbise heykelidir. Önasya sanatında figür, Mısır da olduğu gibi bir blok içinde olmayıp, figür bizzat bir bloktur. Yani Önasya’da form ve tasvir bir bütün içindedir böylece figür temsil edici bir görünüş kazanmıştır.
Mezopotamya Mimarisindeki bazı özellikler bize Önasya sanatının tasvir edici değil, inşacı olduğunu gösterir. Bu yönden inceleyince Mezopotamya sanatının süsleme sanatlarında başarılı olacağını ve olduğunu anlatır. Süs ve ziynet merakı, kaplarda, mimaride, silahlarda ve mobilyalarda açık olarak gözlemlenir. Eşya ve mimarideki süsler bir düzey üzerinde gelişi güzel dağıtılmamış olup ufki ve dikey olarak düzenlenmiştir. Yani tasvirsiz motif, Mezopotamya sanatının başlıca özelliği olmuştur.
Mezopotamya sanatının ilk zamanlarında, organik biçimlerin geometrikleştirildiği ve süs öğesi haline getirildiği görülür. Örneğin Fara’da bulunmuş olan pişmiş topraktan bir levha üzerindeki yılanların, bir örgü motifi haline getirildiği görülmektedir. Bu şekil değiştirme, bizim kilimlerimizde olan durumdur. Germenlerin Göçler Çağındaki hayvan süslerine de benzemektedir. Ancak bu özellik, Orta Asya’da Avrupa’ya geçmiştir.
Bitki sapları, sarmaşık yaprakları, çiçekler, güller ve palmiyelerin geometrik sitilizasyon, Önasya süslemeleri meydana getirir. Bütün bu öğeler, Asur dininin gösterişli tapınma sembolünde de vardır. Önasya sanatına hakim olan bu inşacı anlayış, belki sanatta bir tasviri anlatıma engel olduysa da, bu ülkelerin mimari eserlerinde bir gerilemeye sebep olmamıştır.
Önasya sanatının mimarisi, doğa formlarının taklidinden doğan motifler olmadığı gibi, belli bir hayat durumunu anlatan motifler de
değildir.
Mezopotamya ülkelerinin mimarilerinde, akla dayanan matematik bir bütün anlayışından doğan düzen görülür. Örneğin, esas salon ve yan odalar düzenli olarak birbirine bağlanır. Bütün Önasya ülkelerinde olduğu gibi büyük salon önem taşır. Mezopotamya’daki bu büyük salon anlayışı, dünyada yaşama, yani dünya nimetlerine önem verme ilkesine dayanır. Buradaki gösteriş ve ihtişam hep bu dünya içindir. İşte bu anlayış anıtsal, görkemli kabul salonlarının mimarisine ve yüksek büyük kapılara gidilmesine başlıca neden olmuştur. Babil’deki büyük İştar Kapısı, bütün bu anlatılanları saptar. Böylece biz bütün mimarı unsurları bir bütün halinde yapı içinde yer aldıklarını görürüz. Mimari süslerde tamamen geometriktir. Dikey yüzeyler halinde yükselen duvarlara karşın, duvar bitimine yakın derin bir yatay çizgi, duvarlarda bir saçak etkisi yapar. Bu çizgi fonksiyonsuz olmakla birlikte matematiksel inşai bir form meydana getirir.
Yuvarlak filpayeler Önasya sanatında daha ilk çağlarda görülür. Duvarlar ve filpayeler renkli geometrik süslemelerle kaplanır. Bu süslerin üzerleri düz renkli çubuklar ve boncuk kakmalarla kaplanır. Sonunda bu süslemeler bir halı görünüşü kazanır. Kesinlik ve geometriye dayanan formlar, Mezopotamya sanatında önemli bir yer tutan sütunlarda da kendini gösterir. Bu mimarideki sütunları, Mısır mimarisinde olduğu gibi bitkisel motifli sütün başlıkları değil, tamamen geometrik kesinlikteki kübik bir sisteme dayanan başlıklar biçimlendirmiştir.
Savaşçı heykellerinin de kapı, kale ve tapınak kenarlarına konuluşunda, koruyucu figür düşüncesinin yeri vardır. Böylece mimaride insan ve hayvan figürlerinin süs öğesi olma fonksiyonu yanında, hayati bir yeri oluyor ve bu mimarinin ayrılmaz bir parçasının olmasının nedenini de anlatıyor. Yani resim ve heykeller Mezopotamyalı için koruyucu bir güçtür. Bu bakımdan mimaride gerekli yerini almaktadır. Ayrıca bu doğa figürlerinin mimaride taşıyıcı bir fonksiyonunu olanları da vardır.

ESKİ SÜMER ÇAĞI(M.Ö. 2600-2500)

Mezopotamya sanatı, Önasya sanatları içinde yer alır. Bu bölgede çeşitli halklar
yerleşmiş, birbirleriyle kültür ilişkilerinde bulunmuş, savaşmışlardır. Geniş zaman aralıkları içinde, kültür önderliği birinden diğerine geçmiştir. Bu halklar içinde Sami ırkından olmayanlar Kassitler, Hurriler, Mitanniler ve Sümerlerdir. Bu kavimlerin nerden geldikleri belli değildir. Mezopotamya’nın ilk sanat hareketi, muhtemel olarak M.Ö. 4000 yıllarında bir seramik özelliğinde açık olarak görülür. Seramik kaplarda geometrik motifleri olan derin sevgi açıkça belirir. Bu çağın kaplarında geometrik süsleme yanında, havyan ve bitkilerin geometrik bir biçimle modül edilerek kap yüzeyinde düzenlendiği görülür. Bu kaplar ayrıca renkli olarak yapılmış ve bu renkli seramiklere “ Tell-Halaf kültürü renkli seramiği” denmiştir. Bu çeşit dekorasyonlu seramik, samarra da en olgun seviyesini bulur. Bitki motiflerinin stilize edilerek gayet açık kati formlar halinde, yüzey doldurucu bir karakterde özellikle dokuma motiflerinde görülmektedir.

MEZOPOTAMYA MİMARİSİNDE CEMDET-NASR ÇAĞINDA MİMARİ

Cemdet-Nasr çağına ait mimarinin de, yukarıda gördüğümüz baş heykeli gibi olgun mükemmelliğine vardığını görüyoruz. Bunlar tapınak yapılarıdır. Uruk’ta Gaura tepesinde mimari bütünlüğü olan bir yapı bulunmuştur. Bu yapı bir esas salon ile yan odalardan ibarettir. Temel planlarından anlaşıldığı gibi bina matematik bir kat’iyettedir. Parçaların birbirine bağlanışı ve iç mekan formları da bir amaca göre biçimlendirilmiştir. Buradan Mezopotamya mimarisinin birçok deneylerden sonra bu plana ulaştığını anlıyoruz. Ortadaki uzunlamasına yapılmış salondan, bu tapınağın yatay bir ayin sistemine uygun olarak inşa edildiği anlaşılmaktadır. Esasen mühürler üzerindeki ayin resimlerinden yatay bir dini merasim düzeni olduğunu anlıyoruz. Mimari bütünlük ve anıtsal anlayış bakımından çağın en ilginç eseri, yine Gaura tepesindeki bir tapınakta görünür. Tapınağa giriş kapısı, binanın iki yanındaki çıkıntı arasına sıkıştırılmıştır. Giriş büyük bir salona açılır, salonun ortasında mihrap olacak bir yer vardır. Orta salondan yanlardaki uzun salonlara giriş kapıları bulunur. Binanın tümünde oldukça simetrik bir inşa görülür. Ancak plana dikkatle bakılacak olursa, bu binanın simetrik olmadığı anlaşılır. Yanlardaki uzun salonların, ortadaki esas salona göre daha yüksek oldukları sanılmaktadır. Çünkü Babil’deki kent kapılarının da aynı biçimde oldukları biliniyor.
Uruk-Cendet-Nasr kültürünün araştırılmasında birçok tabakalar çıkarılmıştır. Bu kültürün eserleri arasında iki halk tabakasının eserleri bulunduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan biri halka hükmeden tabaka, diğeri ise aşağı tabaka ya da yerli halk tabakasıdır. Sonradan buraya gelip de hakim olan halkın, esas yerlileri buradan çıkarmadıkları anlaşılıyor. Yerli halkın eserleri, mozaik gibi bir teknikle ve geometrik anlayıştaki süslemelerdir. Bugün Berlin’de bulunan mozaik bir duvar, bu ilk yerli halkın eserleri arasındadır. Böylece Uruk ve Cemdet-Nasr çağları incelendiğinde iki anlayışta eserler görülür. Bunlardan biri geometrik anlamda bir süsleme-dekorasyon anlayışıdır. Diğeri ise tasviri rölyef ve heykel sanatıdır. Yani biri soyut – dekoratif anlamda bir sanat, diğeri ise doğa gözleminden yararlanılarak yapılmış olan heykel ve rölyef sanatıdır. Mimaride de yatay bir icaplarına uygun bir uzun salon vardır.
Soyut – geometrik süsleme sanatının, bu ilk yerli halkın sanatı olduğu anlaşılmıştır. Tasviri ve canlı, doğal ifadenin sanatın ise, sonradan gelip yerlilere hükmeden halka ait olduğu anlaşılmıştır. Bu sonuca götüren nedenler açıktır.
Uruk-Cemdet–Nasr kültürün sonuna doğru, birden geometrik – soyut anlatım yeniden çoğalır ve birinci plana geçer. Buradan da eski yerli halkın yeniden kendi yönetimlerini ellerine geçirdikleri sonucu çıkarılmaktadır. İşte bu değişme sırasında biz tarihte ilk kez olarak yazının bulunduğunu görüyoruz. Böylece bu çağda Mezopotamya, dünyada ilk kez yazıyı Mısır’dan önce icat etmiş oluyor. Bu, dünya ve insanlık tarihinde önemli bir olaydır.

MESİLİM ÇAĞI (M.Ö. 2600-2500)

Bu çağ Cemdet-Nasr ile Akkad kültürü arasındaki zamanı kapsar.
Bu çağın eserlerinde kahraman motifleri, yarısı insan, yarısı hayvan figürleri yanında vahşi hayvanlar, boğalar, yırtıcı kuşlar ve bilhassa aslanlar yer alırlar.
Lagaşlı Entemena’nın vazosu ile El-Obed’e bulunan bakır rölyef bu çağın en iyi eserlerindendir. Entemena’nın gümüş vazosu üzerinde yukarıda bahsedilen aslan başlı kuş motifi yer almaktadır. Bu esas motif, birbirlerine arkalarını vermiş simetrik iki aslanın üst ortasında görülür. Vazo üzerindeki bu biçimlendirme tamamen çizgiye dayanan bir anlatımdır. Bu çağın önemli olan tarzı, Cemdet-Nasr’ın formlu üslubundan tamamen çizgiye dayanmasıyla ayrılır.
Bu çağda Cemdet-Nasr çağının taş vazolarındaki çıkıntılı ve hareketli heykel anlayışından siluet anlayışındaki desenlere dönülüyor ve Uruk çağının mimarisi içinde bir renkli halı görüntüsü veren motiflere ulaşılıyor. Bu suretle, gemetrik-dekoratif figürlerin içinde yer alan bir şeridin, tavana kadar uzadığı görülür. İnsan ve hayvanların, dekoratif motifler haline geldiği duvar yüzeyi üstünde, yazı desenlerinin de değerlendirdiği görülür. Rölyef figürlerinin çehrelerinde burun ve alın, bir çizgi ile geometrik üçgen halinde ifade edilmiştir. Bu anlatım şeklinin, tarihten önceki zamanların tasvirine benzediğini görürüz. Buradan da anlaşıldığı gibi, klasik anlamda bir heykele doğru gelişen Cemdet-Nasr çağından tekrar saf bir arkaizme gidiliyor.
Lagaş’ta bulunan bir rölyefte Kral Urnanşe, karısı ve çocukları ile birlikte resmedilmiştir. Rölyefte bir tapınağın kurucusu olarak kral, başı üstünde bir sepetle toprak taşımaktadır. Rölyefin alt tarafında gene kralın elinde bir bardak vardır. Bu kültüre ait rölyef anlayışı da önceki El-Obed kültüründe de vardır.
Mesilim çağının ilk, kaba ve derinliği olmayan figürlü heykel üslubu, Kişli Mesilim kralının adına göre isimlendirilmiştir. İlk bakışta bu figürlerde bir Cemdet-Nasr örneği görülür. Öyleki, Cemdet-Nasr kaplarındaki yüksek rölyefin çıkıntılı ifadesi içinde, boğa yerine aslan biçimlendirilmiştir. Ne var ki bu çıkıntıların yüzeyler halinde olduğu da dikkat edilince anlaşılır. Bu çağın biçimlendirmesi dekoratiftir.
Bu çağda yeni gelen bir kavmin mimarisi de değişiktir. Yapılarında kullandıkları tuğlaların bir tarafı düz, diğer tarafı hafif bombelidir. Tuğlalar, dikine bir balık kılçığı gibi dizilmekte ve böylece binanın yüzünde bir süsleme meydana getirilmektedir. Bu kavimden önceki Cemdet-Nasr halkının kullandığı tuğlalar ise, düzgün dikdörtgen prizma biçimindeydi. Bir tarafı bombeli tuğlaların seçimi, bu halkın eskiye ait bir inşaat alışkanlığını vermektedir. Esasen Cemdet-Nasr çağının kuvvetli kalın yapıları bu tuğla ile inşa edilemezdi. Örnek olarak Eşunnak’ta, bugün Tell Asmar denilen bölgede, bir Mesilim çağı eseri olan Square Tapınağında, Cemdet-Nasr katı, yönlü ve esas oda ile öteki odaların simetri içinde olduğu düzeni yoktur. Bu tapınağın planı kare değildir. Binanın iç planın da tam bir geometrik düzen görülmez. Ortadaki esas salonun öteki odalar ile olan ilişkileri de belirsizdir. Binanın tümü bir ev gibidir. Bu yapının bir tapınak olduğu düşünülürse, Cemdet-Nasr çağının Tanrı sembolüne oranla burada Tanrı’nın bir çeşit insanlaştırıldığı dikkati çeker.

İLK SÜMERLER: M.Ö. 5000-2400; YENİ SÜMERLER: M.Ö. 2150-1950

Mezopotamya halklarından biri olan Sümerler, ne Hint-Avrupa kavimlerinden, ne de Semit halklarındandır. Sümerler i.ö 3000 başında Fırat ve Dicle nehirlerinin mecralarına yerleşmişlerdir. Bu insanların geldikleri yer yüksek İran yaylalarıdır. Dicle ve Fırat’ın sularını kanallarla tarlalarına kadar getirmişler, suyun akışını düzenlemişlerdir. İlk inşaatlar kamış örgüden olup üzerine balçık çamuru sıvanıyordu. Bu yapı anlayışından sonra, pişmiş toprak tuğla, mimarinin esas yapı malzemesi olmuştu.
Susa’daki en eskiye ait kalıntıların formları, tanınmayacak kadar değişime uğramıştır. Hayvanların çok basitleştirilmiş siluetleri, vazoların üzerindeki teke resimleri gibi, tamamen dekoratif öğeler halindedir. Yani hayvan, görünüşünü tamamen kaybeden motifler haline gelmiştir. Vazoların üzerini süsleyen bu ilk ressamlar, bir gelişim basamağını böylece karakterize etmişlerdir. Bu süslemelerdeki açıklık, kesinlik, dekoratif biçimlendirme ve siluet anlatımı ile kuşlara ve diğer hayvanlara ait ilgi yüzünden İran’ın prehistorik özellikleri ile bir paralellik içinde olduğu hususunda bazı tahminler yürütülmektedir.
Sümerler yazıyı ilk bulan uygarlıktır. Tapınaklarda mallarını depoladıkları odaların kapılarına, ne tür ürün olduğunu gösteren işaretler koymuşlar ve bu işaretler geliştirilerek bir yazı diline dönüştürülmüştür. Çivi yazısı olarak adlandırılan Sümer yazısı yumuşak kil tabletler üzerine metal parçalarının bastırılmasıyla yazılır ve sonra bu tabletler fırınlanarak sertleştirilirdi.
Sümerler, Mezopotamya’nın batak ve balçık konumundan ötürü anıtsal yapılarını taşkınlara karşı korumak gayesiyle daima yüksek bir set üzerine inşa etmişlerdir. Sümer yapılarının üst örtüsü daima toprak düz damdır. Bu dam, ülke dışından getirilen ahşap malzemeden kirişlerin üzerine sıkıştırılmış, geçirimsiz bir kil tabakasının örtülmesiyle oluşturulur.
Sümerler tuğlaların değişik dizilişlerinden yararlanarak kemer ve tonoz yapmayı öğrendiler. Aslında bu bir zorunluluktan doğmuştur. Şehirlerini taşkın sularından kurtarmak amacıyla kanallar açarak suyu yönlendiriyorlardı. Bu iş için anıtsal yapıların altından da geçen 4m ‘yi bulan genişlikte kanallar yapmışlardır. Sümerler ayrıca kubbeyi de geliştirip ilk uygulayan uygarlıktır ve bu üst örtü sistemleri ileride Roma mimarisinin temel taşlarından birini oluşturacaktır. Ancak ilk kubbeli yapılar Harran’dakilere benzer ilkel örneklerdir ve ortaları aydınlanma ve baca işlevleri için açık bırakılmıştır. Bu kubbeler saray ve konut odalarıyla toros denilen mezar yapılarında kullanılmıştır.

KONUTLAR

Sümer evleri bir avlunun üç yanını saran odalardan oluşur. Avlunun dördüncü yönünde genellikle evin girişi yer alır. Dışa kapalı olan bu evlerde çoğunlukla ikinci kat olur ya da birinci kat duvarları biraz daha yüksek tutularak, geceleri uyumaya elverişli, korkuluklu bir teras kat bulunur.

TAPINAK VE SARAYLAR

Her kentin merkezinde, kentin koruyucu tanrısının tapınağı ve yöneticinin sarayı bulunurdu. Kent kalın duvarlı surlarla kuşatılmıştı, aynı şekilde Sümerlerin ilk dönem tapınak ve sarayları da nehir taşkınlarına karşı çok kalın kerpiç dış duvarlarla korunuyordu. Sarayların belirgin bir planı yoktur. İhtiyaca göre büyüklü küçüklü avlu çevresinde sıralanmış oda ve salonlardan meydana gelir. Sümer tapınakları basit bir platform veya bir teras üzerinde yer alır. Genellikle ilk önce üst katlar tahrip olduğu için tapınağın mimari bölümlenmesi için bir şey söylemek güçtür. Ancak yine de tapınağın merkezini, içinde kült heykeli ve sunağın bulunduğu büyük bir salonun oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Sümerlerin, Zigurat adı verilen 3-7 kat arası değişen yüksekliklere sahip tapınakların gelişimi yeni Sümerler döneminde olmuştur. Bu dönemin tapınakları giderek küçülen katlar halinde birbiri üzerine yerleşen teraslardan oluşur ve en üstte yine asıl tapınak bölümü yer alır. İlk dönem yapılarında farklı olarak bunlarda fırınlanmış tuğlalar kullanılmıştır. Üst kat Tanrı’nın gökten inmesini sağlayan bir merdivenin başlangıcı kabul edildiğinden burada bir karşılama tapınağı bulunur. Zemin kat ise Tanrı’nın evi kabul edilir ve iki bölüm arasındaki merdivenler cennet ile dünyanın bağlantısını simgeler. Her katın dış yüzleri fırınlanmış tuğlalarla kaplanmıştır ve sıra sıra dışa taşkın ayaklar katların cephelerini monotonluktan kurtarır.

MEZAR MİMARİSİ

Sümerlerde halka ait cenazeler, evin zemini altına ya da duvar kalınlığı içine gömülür. Ayrıca açık arazide açılan mezara gömülüp, baş ucunda süslemeli ve yazıtlı mezar taşı olan örnekler de vardır
Sümerlerde büyük şahsiyetlerin gömüldüğü iki tür mezar görülür : Hipoje ve Tolos. Bu mezarlarda asıl ölünün dışında onun için kurban edilmiş ölüler ve çok kıymetli eşyalar da bulunmaktadır. Ancak bu tip mezarların büyük çoğunluğu daha önceki dönemlerde soyuldukları için gerçek zenginliklerini göstermekten uzaktır.

Hipoje : Daha çok kral mezarlrı olan hipojeler yer altına gömülü 1 ya da 4 odası olan girişleri gizlenmiş yer altı mezarlarıdır.
Tolos : Bunlar üzeri pişmiş toprak kapak ya da kubbe ile örtülmüş, dairesel planlı ve tek odalı yer üstü mezarlarıdır. Bu tür mezarların girişini ana yapıya bitişik üstü açık, dikdörtgen planlı bir koridor oluşturur.

AKKAD ÇAĞI

Mezopotamya’nın sanat hayatında, dağ kavimlerinin göçleri, kabartma formlu, görüntüye uygun hareketli, anatomiye düşkün bir sanatın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu sanat, derinliği olan bir heykel anlayışı olup, her yeni kavmin Mezopotamya’ya gelişi ile ortaya çıkan bir anlatım biçimi yaratmıştır.
Akkadlar’da mimarı, süsleyici bir ihtişama önem verdiği gibi, insanı şaşırtan plastik anlatımıyla da dikkati çeker. Bu Cemdet-Nasr’ın biçimlendirme şekline bağlanabilen ya da hiç olmazsa Cemdet-Nasr’a içten bir akrabalık gösteren bir sanattır.
Akkad çağına ait bulunan bütün rölyeflerde, esirlere yapılan işkence, önem kazanan bir konu olmuştur. Savaş sahneleri Mezopotamyalı için çok önemlidir. Bu eserlerin Sümer kültürü ile doğduğu, ancak Akkad çağında yapıldığı kabul edilmektedir. Savaş, zafer, esirler, esir düşmüş asker, hep iki kişi halinde karşı karşıya ve yan yana olarak anlatılmışlardır. Figürler üst üste getirilmediğinden vücutlar bağımsız olarak ifade edilmişlerdir. Mimarinin ilk gelişim basamağında rölyeflerdeki bu husus, hep böyle olmuştur. Eserlerde, elbise kumaşının altından vücudun formları belli olmaktadır. Ayak, bacak ve başın profilden, vücudun cepheden oluşu bütün rölyeflerde korunan bir anlatım şeklidir.
Figür olarak çevresi ile bağımsız, ayakta duran bir heykel, bu çağda Mezopotamya’da çok az görülmektedir. Ancak böyle, tam baş heykeli olarak kimi parçaların bugüne dek kaldığını görüyoruz.
Akkadlar zamanında dikkati çeken özelliklerden biri büyük anıt heykellerin azlığıdır.

ESKİ VE YENİ BABİL ÇAĞI (M.Ö. 1900-1600 ; M.Ö. 626-539)

Sümerlerin aşağı Mezopotamya’da gücünü kaybetmesi üzerine egemenlik Babil Krallığına geçmiştir. Bu dönemde mimari fazla gelişmemiş ama astronomide gelişmeler kaydedilmiştir.
Eski dönemin en önemli yapısı Ischali’de Ishtar tapınağıdır. Tapınak üç ayrı kutsal bölümü içeren dikdörtgen planlı bir yapı kompleksidir. Mimaride asıl gelişme yeni Babil çağında ve özellikle Nabukadnezar döneminde görülmüştür. Onun döneminde ortaya konulan eserler başkent Babil’in mimarisinde önemli bir pay sahibi olmuştur. Bu mimari eserler arasında şehrin tanrısı Marduk adına yapılan yedi katlı Zigurat, kral sarayı, asma bahçeleri ve tapınağa götüren tören yolunun başlangıcındaki Ishtar kapısı sayılabilir. Babil Fırat’ın Nabukatnezar tarafından surlar doğu ve kuzey yönünde genişletilmiş ve en kuzey köşeye kralın sarayı yapılmıştır.

ISHTAR KAPISI

Kentin çok sayıda kapısı vardır ama bunlardan en ünlüsü Marduk’un tapınağına götüren tören yolunun başlangıcına işaret eden Ishtar kapısıdır. Berlin müzesinde ön cephesi ayağa kaldırılmış, 12m yüksekliğindeki kapının iki kemerli kapısı vardır ve kapılar iki yanında yer alan mazgallı kulelerin koruması altındadır. Kapıyı ilginç kılan mimarisinden çok, cephesindeki sırlı tuğlaların kullanımıyla sağlanan renkli görünümdür. Mavinin hakim olduğu renkli fon üzerinde, sarı sırlı tuğlalarla işlenmiş, Marduk’un simgesi ejder ve boğa motifleri bulunmaktadır. Benzer bir düzenlemeyi tören yolunun iki yanındaki yüksek duvarlar üzerinde de görmekteyiz. Burada her bir yanda altmışardan birer ayağını ileri uzatmış durumda görülen 120 aslan figürü işlenmiştir.

KRAL SARAYI

Kentin kuzeyinde bulunandan ayrı asıl saray bu tören yolunun sol tarafında kalmakta ve avlu çevresinde sıralanmış salonlar ve teraslardan oluşmaktadır.

ASMA BAHÇELERİ

Sarayın hemen karşısında dünyanın 7 harikasından biri olduğu kabul edilen Asma Bahçeleri yer almaktadır. Bu bahçeler kral Nabukatnezar’ın dağlık bir ülkeden olan eşi Semiramis’in vatan hasreti çekmemesi için gerçekleştirilmiş yapay setler üzerine kurulmuştur. Bugün belirleyici izi olmamasına rağmen düz arazide bu teraslı bahçenin ayaklar üzerine oturan tonozlu bir alt yapısı olduğu, üzerindeki kalın toprak tabakasına nadide ağaç türleri dikilerek, bunları Fırat’tan su dolaplarıyla çekilen suyla sulandığı varsayılıyor.

DİNİ MİMARİ (TAPINAK)

Tanrı Marduk adına yaptırılan tapınak, 7 katlı, üst katına rampa ile ulaşılan 90m yüksekliğinde bir zigurattır. Tevrat’ta adı geçen Babil kulesinin bu yapı olduğu sanılır. Çok yıl sonra Büyük İskender Babil’e geldiğinde bu kuleyi yeniden yaptırmak amacıyla enkazını temizletmiş ama ömrü bu işe girişmeye yetmemiştir.

ASUR MİMARİSİ

Savaşçı bir kavim olan Asurlar yukarı Mezopotamya’nın dağlık coğrafi karakteri ile tam bir uyum gösterirler. İlk yerleşmeleri Dicle ile Zap suyu arasında, başkenti Asur olan bölgedir. Asur ülkesi dağlık bir bölge olduğu halde, mimaride Mezopotamya gelenekleri esas alınarak, mimari yapılarında fırınlanmış kerpiç tuğla ve sırlı tuğlalar kullanılmıştır.bu dönem mimarisinin en önemli özelliği 3 girişli kapıların ve bu kapıların solunda da taht salonunun olmasıdır.

ASKERİ MİMARİ

Asur kent surları Hitit geleneğinde olduğu gibi kalınlıkları 15m’yi bulan çift sıra surla kuşatılıştır ama farklı olarak malzeme kerpiç tuğladır. Kent kapılarına da önem verilmiştir, bu kapıların girişlerinden başlayan yollar, kentin tapınak ve sarayının bulunduğu alana uzanan düzenli yollardır. Ayrıca burada poternaları da görürüz ama burada malzeme yine kerpiç tuğladır ve geçitlerin ikiden fazla girişi vardır. yeni assur askeri mimarisinde ekal maşarti ismi veriklen uzun ince yapıların vardır bu yapılarda şehre yakın bağımsız alanlara kurulmuştur.

KONUTLAR

Konut mimarisinde Bit-Hilani tarzı konutlar yapılmış ama bu ev şemasının adı, onların koyduğu isim ile tanınmıştır. Binaların üst örtüsü düz toprak damdır ama bunu sağlamak için gerekli ahşap malzeme bulunmadığı zaman binalar kubbe ya da tonoz üst örtü ile kapatılır ve bunun üzeri yine bir toprak tabakası örtülerek dam düzeltilmiş olurdu.

SARAYLAR

Mezopotamya geleneğine uyularak burada da anıtsal yapılar bir set ya da teras üzerine inşa edilir. Saray yapıları kompleks binalar olup birbirine geçişleri olan avlular çevresinde sıralanmış salonlardan meydana gelir ve bu tür yapıların duvarlarında nakış izlerine rastlanmıştır. Anıtsal yapıların kapılarını “Lamassu” denilen insan başlı, kanatlı ve beş ayaklı çok iri boğa heykelleri korumaktadır. En önemli saraylar Khorsabad’da II.Sargon’un ve Kalhu’da II. Asurbanipal’in saraylarıdır. Hitit orthostatlarını hatırlatan kabartmalı taş kaplama levhalarını burada da görürüz. Sarayların ilginç bir mimari elemanı, ileride Yunan mimarisinde karşılaşılacak olan Karyetid ve telemonların öncüsü konumunda olan Atlantlardır ki bunlar üst yarısı kadın ya da erkek Heykeli formunda olan sütunlardır.

TAPINAKLAR

Sümer geleneğine uygun olarak Zigurat formunda yapılırlar ve 7 katlıdırlar. En üst kademede asıl tapınak bulunur. Ziguratların 7 katının her biri güneş tayfındaki 7 renkten birinin rengini taşır.

MEZAR MİMARİSİ

Asur şehirlerinde kent dışı bir mezarlık söz konusu değildir. Halk cenazesini yaşadığı evin bir odasının zeminine gömer. Kral ve soylular için kare ya da dikdörtgen planlı yer altı mezar odaları yapılırdı. Derinliği 2 metreyi geçmeyen bu mezar odalarında ölü toprak altına gömülür ya da zemin üstüne bir sanduka ile bırakılır, yanına da çeşitli eşyalar konurdu. Bu mezarlar üst örtülerine göre 2 çeşittir ki bunlardan ilki diğerinin prototipidir:

  • Sahte kemerli mezarlar : Burada poternalarda olduğu gibi bindirme tekniği ile içe doğru eğimli örülen yan duvarlar üçgen kesitli bir mezar odası oluşturur.
  • Gerçek kemerli mezarlar : Daha gelişmiş olan bu tipte belirli bir yükseklikten sonra olasılıkla bir çatı iskeleti üzerine tonozu oluşturan tuğlalar örülür ki bu tipin daha gelişmiş örneğinde özel tonoz tuğlalarının kullanıldığı görülmüştür. Her mezar odasının bir de küçük giriş bölümü bulunur.03,04,2007 MURATTECER_11@hotmail.com DAN BİLGİ ALABİLİRSİNİZ…